“Hocam” olamadan Amerika’da hoca olmak

Bu sefer Amerika’dan bir yazar transfer ettik. Sevgili Sibel Oktay bize uzaklarda genç bir hoca olmaktan bahsetti. İnsan böyle bir serüvene nasıl başlar, başına neler gelir, neyi özler? Ellerine sağlık Sibel Hocam…


 

overwhelmed-0

Hocalıkta ilk yıllar… (resim)

En sevdiğim Türkçe blog’a konuk yazar olmak o kadar güzel ki, bu mutluluğu diğer pencerede düzeltmelerini bekleyen makalenin ve yazılması gereken referans mektuplarının gölgelemesine izin vermeyeceğim.

Selam, ben Sibel. Doktoramı Amerika’da Syracuse Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi dalında aldım, 3 senedir de Illinois Üniversitesi’nde (Springfield kampüsü) Siyaset Bilimi bölümünde yardımcı doçent olarak çalışıyorum. Yaklaşık 10 yıldır Amerika’da yaşıyorum.

BolBilim’in sevgili ev sahipleri “Amerika’da hoca olmakla ilgili yazar mısın?” diye sordular, “Zamanlama manidar” diye cevap verdim. Dönemin sonu gelmiş; günlerim final ödevlerini okuyarak ve bir makalem için yeni gelen hakem raporlarına kafa patlatarak geçiyor. Özellikle sonbahar aylarında Türkiye’den arkadaşlar ulaşıyor, “doktoraya başvurmak istiyoruz, nasıl hazırlanalım?” diye soruyorlar, ben de vaktim el verdiğince yanıtlıyorum. Bu yazıda bir sonraki aşamayı anlatayım. Doktoradan sonra burada akademik hayat neye benziyor?

Benim anlatacağım hikayenin önsözünü İlker Hoca daha önce yazmıştı, hatırlayalım. Benim alanımda süreç kabaca şöyle: Ağustos-Ocak arası üniversiteler ilana çıkıyor, siz de bir portfolyo hazırlamaya başlıyorsunuz. İçine özgeçmişinizi, başvuru mektubunuzu, yayınlarınızı (yayın iş pazarında çok önemli) ve/ya tezinizden/projenizden bir yazım örneğini, doktora sırasında ders verdiyseniz o derslere ait öğrenci değerlendirmelerini, son olarak da öğrenme ve öğretme hakkındaki felsefenizi anlattığınız mini kompozisyonunuzu koyup gönderiyorsunuz. Arkanızdan da referans mektuplarınız gidiyor. Kuyuya bir (ya da ilgilendiğiniz pozisyon sayısına göre 35 de olabilir) taş atıyorsunuz, sonrasını unutuyorsunuz. 1 ay içinde cevaplar e-posta kutusuna düşmeye başlıyor.

Sizin gibi çok, pek çok aday var. Gözünüzü diktiğiniz o pozisyona 50-200 kadar adayın daha başvurduğuna emin olabilirsiniz. Rekabet çetin, o yüzden genelde okullar kâğıt üzerinde gözüne kestirdiği 8-10 adayla önce telefon yahut Skype üzerinden mülakat yapıyor. O grubun içine girdikten sonra amaç en iyi 2-3 adaydan biri olabilmek ki sizi kampüse is görüşmesine çağırsınlar. Sonrası öğrencilerle, bolümdeki diğer hocalarla, idarecilerle tanışma, bir de heyecanın tepe noktası olan 45 dakikalık araştırma sunumu. Eğer başvurduğunuz departman kendi içinde didişen meslektaşlardan oluşmuyorsa (ki o durumda tahtaya vurun da nazar değmesin) karar genelde hızlı çıkıyor, dekan onayına gidiyor. Dekandan bir e-posta geldi. Tebrikler, ekte teklif mektubunu bulabilirsiniz.

Devam etmeden önce Amerikan yükseköğretim sistemindeki bir farkı anlatayım. (Bu arada bence bu fark Türkiye’de de olmalı ve kurumsallaşmalı. Apayrı bir yazı konusu.) Amerika’da üniversiteler araştırma-odaklı ve öğretme-odaklı olarak kabaca ikiye ayrılıyor. En temel fark okuldaki bölümlerin çoğunda doktora programı olup olmaması. Doktora programı demek: (1) araştırmayı destekleyecek maddi kaynağa sahip olmak, (2) doktora öğrencisi yetiştirebilecek kadar büyük, çeşitli ve alanında aktif bir akademik kadro, ve (3) bol bol lisans öğrencisi bulundurmak demek zira doktora öğrencisi = asistan = ucuz iş gücü.

Öte tarafta ‘öğretme-odaklı’ okullar var. Amaçları öğrencilere lisans seviyesinde ‘mükemmel eğitim’ verebilmek. Hocalar küçük sınıflarda ders anlatsın, sınavları kendi notlasın, ofis saatlerinde öğrenciler asistana değil dersin hocasına gitsin, onunla birebir iletişim kurabilsin. Araştırma okullarında hocalar lisans öğrencilerinin isimlerini bile bilmeyebilirler—bu bir eksiklik değil, sadece beklentiler listesinin altındaki bir ayrıntı çünkü hocalardan esas beklenen onların en verimli şekilde araştırma ve yayın yapması. Öğretme-odaklı okullarda ise öğrencileri ismen bilmek, birey olarak tanımak listenin tepelerinde diyebilirim. Aşağıda anlatacağım gibi, böyle bir okulda çalışıyorum.

Amerika’da hocalar ne yapar?

Amerika’da akademik iş arayan her adayın gönlünde bir aslan yatar, o da ‘tenure-track’ diye bilinen, yardımcı doçent (assistant professor) olarak başlayıp 6 yıl sonraki değerlendirmeyi geçerseniz kadro (doçent, yani associate professor) aldığınız ve böylece hayat boyu iş güvencesi kazandığınız öğretim üyeliği. Bu pozisyonlar iş pazarında maalesef giderek azalıyor. Üniversiteler son yıllarda maaşın ve sosyal güvencelerin daha cömert olduğu bu tip pozisyonları azaltıp yerine sözleşmeli hoca almayı tercih ediyor. Bu uzun ve karanlık bir konu.

Yukarıda beklentiler listesinden bahsetmiştim, işte bu beklentiler kadro sistemine kodlanmış. Okulun araştırma veya öğretim odaklı olmasından bağımsız, kadro yolundaki hocalar doçentliğe yükselmek için aşağıdaki üç başlık çerçevesinde değerlendiriliyor.

  • Öğretme (Teaching): Hocanın ders anlatma ve öğrenciyle etkileşim kalitesine bakılıyor. Hoca okulda çalıştığı sürede hangi dersleri vermiş, bu dersleri nasıl işlemiş, öğrencilerden ne tür yorumlar almış, kaç tez yönetmiş, bunlar değerlendiriliyor. Amaç ‘ben çok iyi bir öğretmenim’ diyebilmek.
  • Araştırma (Research): Hocanın kendi araştırma alanındaki üretkenliğine bakılıyor. Hoca okulda çalıştığı sürede kaç yayın yapmış, nerelerde yapmış, kaç konferansta sunum vermiş? Tezini kitap olarak yayınlamış mi? Bu yayınlar akademik çevrelerce nasıl karşılanmış?
  • Hizmet (Service): Hocanın hem kendi alanında hem de çalıştığı üniversitenin çeşitli kademelerinde ‘iyi bir akademik vatandaş’ olup olmadığı değerlendiriliyor. Hoca hakemlik görevinde bulunmuş mu, konferans oturumlarında tartışmacı olmuş mu, gibi. Bunun yanında okulun yönetişimine katılmak gerekiyor. Mesela ben 3-4 komitede görevliyim; birisi akademik dürüstlük komitesi: intihal yaptığı belirlenen öğrencinin disiplin soruşturması, önce bizim komitemize geliyor.

BolBilim’cilerin bam teline basmak gibi olmasın ama Amerika’da YÖK diye bir kurum yok. Yükseköğretim özerk. Doçentlik (tenure) unvanı organik yollarla, üniversitenin kendi içinden çıkıyor. Değerlendirme önce hocanın bağlı olduğu bolümde yapılıyor: “bu hoca emekliliğine kadar bu kurumda bizimle çalışmaya layık mı?” İkinci aşamada fakülte içindeki hocalardan oluşan kurul değerlendirmesini yapıyor, daha sonra üniversite çapındaki hocalardan oluşan bir diğer kurula geçiyor, en sonunda da rektörün onayı gerekiyor. Mütevelli heyeti (hem özel hem devlet okullarında var) rektörün kararını onaylarsa asın bayrakları.

Anlattığım üç başlık okulun araştırma yahut öğretme-odaklı olmasına göre farklı uygulanabiliyor. Örneğin araştırma okullarında en önemli başlık, haliyle, araştırma. Hocanın en yüksek itibarlı dergilerde yayın yapması, kitabını yine itibarlı bir üniversite yayınevinden çıkarmış olması bekleniyor. Bu tabi ki iyi ders anlatamayan, öğrencisiyle iyi iletişim kuramayan hocaya sırf iyi bir araştırmacı diye kadro vermek anlamına gelmiyor. Ama önemli olan mükemmel bir araştırmacı olmak. Öğretme-odaklı okulların esas beklentisi ise hocanın ‘mükemmel bir öğretmen’ olması. Bu da demek değil ki bu okullarda araştırma üretkenliği aranmıyor. Fakat burada ‘alandaki en iyi dergilerde’ yayın yapmak gibi bir baskı genellikle olmuyor. İtibarlı ve hakemli dergilerde yayın yapmak yeterli olabiliyor. (Bu iki grubun kendi içinde de varyasyon oluyor, onu da not düşeyim.)

Öğrenciler nasıl?

Ben öğretme-odaklı bir okulda çalışıyorum. Nispeten küçük bir bolümdeyim ama bu benim için avantaj. Mesela en kalabalık dersim 25 kişi. Sınıflarım çoğu zaman 10-15 kişiyi geçmez. Derslerim bol tartışmalı geçtiği için 10-15 kişilik sınıf son derece ideal. Bütün öğrencilerle birebir diyaloğa girebiliyorum ki bu işin en sevdiğim tarafı.

“Öğrenciler nasıl Sibel Hocam?” İtiraf ediyorum, Amerika’da hoca olmanın en hüzünlü yanı kimsenin “hocası” olamamak. Okulların kendi kültürleri var. Kimi okullarda unvansız konuşulmazken, diğer okullarda öğrenciler hocaya ilk ismiyle hitap ediyor. Bana genelde unvanla, nadiren ilk ismimle sesleniyorlar ama bir “hocam”ın yerini tutmuyor tabi. Üniversite öğrencisinin bildiğimiz profili 18-22 yaş arası. Benim de öğrencilerimin çoğunluğunu bu grup oluşturuyor. Çoğu çalışkan, azimli çocuklar. Bir de “non-traditional” (geleneksel olmayan) dediğimiz daha büyük öğrencilerim var. Yüksek lisans ve doktora sınıflarımın dışında lisans derslerinde de varlar. Okula dönmek istemiş, eğitimine bıraktığı yerden devam eden azimli yetişkinler. Başta gözüm korktuysa da bu öğrencilerim istisnasız daha ilgili, daha çalışkan ve daha dikkatli oluyorlar—bir hoca daha başka ne ister! Bu profildeki doktora öğrencilerine bu dönem sözel araştırma yöntemleri dersi verdim. Akşam 6’da başlayan ders normalde 9:30’da bitmesi gerekirken sınıftan 10’dan önce çıktığım olmamıştır. İnsanı yaptığı işe bağlayan mutlu bir yorgunluk.

Akademisyenin göbek adı ‘yorgunluk.’ Bu Türkiye’de de, Amerika’da da olsanız değişmiyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s