Komut satırını kullanmaya bir başlangıç

Dün gece, insanları komut satırını kullanmaya özendirmek için başlangıç seviyesinde bir yazı toparladım. Özellikle öğrencilerim daha çok Linux ve komut satırı kullansınlar istiyorum. Bu sayede çabucak bir dosyaya bakabilirler, işletim sistemini kurcalayabilirler ve düzenli yaptıkları işleri kısa betiklerle hızlıca otomatik hale getirebilirler. Aslında bunlardan da daha önemlisi kullandıkları bilgisayara biraz daha fazla hakim olurlar.

Uzun zamandır “Araçlar” başlığı altına koyacağımız bir yazı hazırlamamıştık. Bu sayede o açığımızı da biraz kapatmış olduk. Eğer önerileriniz olursa bana yazın lütfen. Böylece terminal ve Unix komutlarına başlangıç için Türkçe bir kılavuzu birlikte tamamlamış oluruz.

Yazıya şu adresten erişebilirsiniz.

Yurt dışında doktora yapmak şart mı?

z_p-04-Impact

Resim: Kaynak

Birkaç gün önce Bol Bilim’in Twitter hesabından bir anket yaptık. Anket sonuçları anket_yurtdisişöyle: Kabaca her üç kişiden ikisi, Türkiye’de araştırması güçlü üniversitelerden birinde çalışmak için yurt dışında doktora yapılması gerektiğini düşünüyor. Açıkçası ben daha çok insanın “Şart” seçeneğini işaretleyeceğini sanıyordum. Şaşırdım.

Ben “Değil” şıkkını seçtim. Seçtim ama yurt dışında okumanın şart olduğunu düşünenleri de sanırım anlıyorum. Zaten zaman içinde bu konuyu pek çok arkadaşla konuştuk. Ortalıkta dönen bazı efsaneleri de biliyorum. Efsane desem  de bazılarının doğruluk payı var. Kabul. Ancak bazı söylenenler ya çok eski ya da gerçekten asılsız.

 

Şart

Eh, kabak gibi ortada. Gerçekten de araştırması güçlü okullarda -hele mühendislik ve doğa bilimleri alanlarında- pek çok akademisyenin doktoraları yurt dışından. Bunun üzerine “tersine beyin göçü teşviği” ve “farklı üniversiteden doktora şartı”  ekleyince Türkiye’de doktora yapanlara pek yer kalmıyor. Fakat, ortadaki durumu sadece suya yazılı bu kurallara bağlamak doğru değil.

Bir kere burada yetişen iyi öğrencilerin yurt dışına gitme eğilimleri uzun süredir devam ediyor. Bir de bakanlıklar ve kurumlar kanalıyla devletin yurt dışına gönderdiği arkadaşlar var. Buna karşılık bizdeki üniversitelerin mezun ettikleri doktora öğrencisi sayıları da maalesef henüz yeterli gelmiyor. Hâl böyle olunca herhangi bir bölüm için değerlendirilen adayların sayılarında ister istemez bir dengesizlik oluyor. Bakın daha başvuran arkadaşların yaptıkları yayınların hangi dergilerde basıldığına, çalışmalarının uygunluğuna ve Türkiye kökenli olmayan başvuruların artmasına gelemedim bile.

Öte yandan Türkiye’de verilen doktoralara karşı bir önyargı yok dersem haksızlık etmiş olurum. Hele benden bir önceki nesilde Türkiye’de doktora yapanlara karşı burun kıvıranlar çoktu. Sayıları azaldı azalmasına ama hâlâ varlar. Neyse ki etkileri azalıyor. Bazıları da adayları yaptıklarına göre değerlendirmeyi öğreniyor. İyi haber.

Değil

Hukuk ve tıp fakültelerinin önemli bir kısmı usta-çırak ilişkisine dayanıyor. Haliyle o fakültelere sahip üniversitelerde Türkiye’den doktorası olan arkadaş sayısı az değil. Hoş sadece toplam sayılara bakmak yanıltıcı olabilir. Bazı fakültelerde bu sayı yüksek iken, diğer fakültelerde düşük olabiliyor.

Son yıllardaki durumu anlatmak için sabırsızlanıyorum. Çünkü öyle bir efsane var ki her geçen yıl hızla büyüyor. Oysa aynı hızla asılsız olduğu anlaşılmalıydı. Kesin bir dille söylüyorum: Araştırma konusunda önde giden üniversitelerin tamamında Türkiye’den doktorasını almış insanlar var. Üstelik bu insanların sayısı azalmıyor; aksine artıyor. Sırf son iki yıl içinde, ülkemizdeki çok iyi bölümlerde yer bulmuş arkadaşlar tanıyorum. O pozisyonlara gelmelerinin de tek bir sebebi var: Tüm başvurular arasından sıyrılacak kadar iyiler. O kadar.

Peki, hiç mi yurt dışı tecrübesi aranmıyor? Aranıyor demeyeyim ama artı gözüyle bakılıyor. Özellikle doktora sonrası araştırmasını yurt dışında yapmış arkadaşlar bir adım öne çıkıyorlar. O arkadaşlar bu tecrübeleri sayesinde başka gruplar ile çalışabileceklerini göstermiş oluyorlar. Bu arada altını çizmem gerekir; bir arkadaş yurt dışında doktora yapmış dahi olsa doktora sonrası araştırma yapması birçok bölüm tarafından bekleniyor. Doktora sırasında ve sonrasında yurt dışına gitmekle ilgili kaynakları şu yazının sonunda yazmıştım.

Başa sarıyorum. Çoğunluk haklı. Yurt dışı doktorasına hak ettiğinden fazla değer veriyoruz. Fakat bu değişiyor. Ve bu değişimde Türkiye’de doktorasını tamamlayanların yaptıkları harika işlerin büyük payı var. Bu arkadaşlar sadece bizim iyi üniversitelerimizde yer bulmuyorlar. Son birkaç yılda ABD, İngiltere ve Fransa’da hoca olmuş, Türkiye’den doktoralı arkadaşlar ile tanışma ve çalışma fırsatım oldu. Yavaş yavaş, hep birlikte zincirleri zorluyoruz. Yakında kıracağız.

 

Yalnız ve uzak bilim

Buralardan gitme meselesi, son dönemde o kadar çok insanla gündeme geldi ki. Aklımdan çıkmıyor. Kalmanın ateşli savunucularıyla, gidecekleri yaka silkip yollayanlarla durumun vahametini konuşamıyoruz. Kestirip atan cümleler, duvar gibi suratlar…

Bu hafta BirGün Pazar’a yazdım. Bol Bilim okuyanlar da bir yerlerde bu konuyu konuşuyorlardır elbet.


Kimin ne dediğine bakmayın siz. Bir ülkede bilim hayatını ayakta tutanların en başında öğrenciler gelir. Özellikle doktora öğrencileri. Merak onlarda, heyecan onlarda, zaman onlarda. Buyurun mesela Amerika’daki meşhur MIT’ye bakalım. Araştırma devi üniversite. Geçtiğimiz yıl, lisans öğrenci sayısının yaklaşık bir buçuk katı yüksek lisans ve doktora öğrencileri varmış. Bir buçuk katı! Elini sallasan parlak bir beyne değiyor. Vay anam vay.

Bana ne oluyorsa şimdi? Neticede Türkiye’nin şanslı hocalarından biriyim ben. Çok iyi öğrencilerle çalışma fırsatım var. Daha doğrusu vardı. Çünkü öğrenciler artık bu ülkede kalmaya pek meraklı değiller. Çoğu üniversiteden hemen sonra, bir kısmı da yüksek lisansı bitirip yurt dışına gitmek istiyor.

Aslında bu eğilimin kendisi çok yeni değil; önceden de öğrencilerim yurt dışına okumaya giderlerdi. Yeni olan bana sordukları sorular. Yurtdışındaki hayatı, koşulları geçip, doğrudan vatandaşlık alıp alamayacaklarını soruyorlar. Başka bir ülkeden. Vatandaşlık. Tamam, ben de gidip tecrübe etmeleri taraftarıyım ama kaçmaları değil.

“Ülkelerini beğenmiyorlarsa gitsinler.”

Peki, gitsinler.

Gidiyorlar zaten. Hem de dünyanın en başarılı üniversitelerine. İnanmıyorsanız kendiniz bakın. Araştırmada güçlü herhangi bir üniversite seçin. İddia ediyorum orada Türkiye’den yetişme pek çok akademisyen, doktora öğrencisi göreceksiniz. Yukarda bahsi geçen MIT’de ben kafadan dört-beş hoca sayarım. Az önce kontrol ettim; 60’a yakın da Türkiye’den doktora öğrencisi varmış.

Hiç şaşırtıcı değil. Bizdeki sınav üstüne sınava dayalı bahtsız sistemin belki de tek lütfu, masa başında ter dökmeye alışkın öğrencilerin üniversitelere yerleştirilmesi. Onların arasından ilgili olanlar da üniversiteyi bitirip yüksek yapmayı düşünüyorlar. Kısacası milyonlarca öğrenci arasından en iyi öğrencileri seçiyoruz. Sonra da gözümüz gibi büyüttüğümüz bu çocukları, kendi ellerimizle teslim ediyoruz.

“Ne halt ederlerse etsinler.”

Peki, etsinler.

Bir tane de hocalardan örnek vereyim. Genç hocaların, hele hele ülkeye yeni gelmiş hocaların yerleşme sancıları, tereddütleri çok olur. Onun için yılların profesörü, akademinin yüz akı bir arkadaşımı anlatayım. Bu arkadaşım, bilimin âlâsının Türkiye’de de yapılacağını söyler durur. O kadar ki, yurt dışına okumaya gidecek öğrencilerine referans yazmak için kırk dereden su getirtir. Yıllardır böyle. Ya da böyleydi. Bir hafta önce konuştuğumuzda, başka bir ülkede yaşamak istediğini söyleyen henüz 13 yaşındaki oğluna hak veriyordu. Oğlunu yalnız bırakacak değildi ya?

“Biz bize yeteriz. Hiç kimseye ihtiyaç duymayız. Gelmiyorlarsa, gelmesinler. Ya sevsinler, ya terk etsinler.”

Hoş geldin hamasi arkadaş, husumet kardeş gelmedi mi bugün?

Bir şey diyeceğim size. O gitsin, bu bitsin, şu kaybolsun. İyi de bu ülkede bilim nasıl yapılacak o zaman? Dünya değişeli çok oldu. Artık bilimsel çalışmaların önemli bir kısmı kalabalık grupların önderliğinde ilerliyor. Bu gruplar da daima en iyileri bünyelerine katmaya çalışıyorlar. Bizse gidenler ve gönderdiklerimiz ile hızla zayıflıyoruz. Durum bilim camiası için böyleyken, Türkiye’nin kalanı için de durum çok farklı olacak mı sanıyorsunuz?

Bir zamanlar tersine beyin göçü için verdiğimiz mücadele unutulmasın. Bu aralar durum o dönemlerden de kötü. Dedim ya sadece okumak için değil, oraya yerleşmek için gitmekten bahsediyorlar. Ve bu insanların kaybıyla önümüzdeki yılları tehlikeye atıyoruz. Eğitimden başlayarak hızla ülkeyi yaşanılır hale getirmekten başka şansımız var mı?

“Var.”

Hayır, yok.

Doçentlik sınavı sizden korksun

Eh öyle çok eğlenceli bir konu değil. Fakat bir şekilde bu konunun da Bol Bilim’de yazılması iyi olacak. Doçentlik sınavı, hazırlığı, jürisi, sunumu ve diğerleri.

Piyango bana vurdu…


Teknik olarak doktoranızı tamamlayıp, gerekli şartları sağladıktan sonra doçentlik unvanını almak için başvurabilirsiniz. Yani herhangi bir üniversitede yardımcı doçent olma zorunluluğu yok. Teknik olarak dedim çünkü yazılı olanlar sağlamanız gereken minimum şartları gösteriyor. Birçok alanda yazılı olmayan şartlar da var. Örneğin bazı profesörler yeterince ders vermiş olmanızı, yüksek lisans öğrencisi yetiştirmenizi bekliyorlar. Kendi alanınızdaki insanlara yazılı olmayan bu tür kuralları bir danışmanız yerinde olur.

Neyse başvuru için hazırsınız diyelim. Hemen çalışmalarınızı toparlamaya başlayın. Yeni düzenlemeyle birlikte yapılan başvuruların önemli bir kısmı artık elektronik ortamda kabul tumblr_mbvziuBhHV1r7dq39ediliyor. Şanslısınız; eskiden çıktı alıp, her jüri üyesine koca bir dosya gönderiliyordu. Bir manyaklık bitmiş oldu böylece.

Üniversiteler Arası Kurul başvuru malzemenizi değerlendirmek üzere profesörlerden oluşan bir jüri kuruyor. İlk aşamada jüri eserlerinizi inceliyor. Eğer jürinin çoğunluğundan (beşte üç ve üstü) geçer not alırsanız, ikinci aşama için sözlüye çağrılıyorsunuz. Gözünüz aydın! Bu arada jüri raporları size de iletiliyor. O raporlar bir nebze de olsa sözlü sınavda neler beklemeniz gerektiği hakkında bir fikir verecektir. Önemli.

Jürinin tamamından geçer not alamazsanız sakın dert etmeyin. Ben çok parlak adayların bile beşte beş yapamadığını biliyorum. Mesela son gittiğim jüride diğer hocaların aksine bir profesör olumsuz değerlendirme yapmıştı. Ancak sözlü günü aramızda konuştuk ve fikrinde biraz değişiklik oldu. Aday da hiç zorlanmadan geçti. Kısacası jürideki hocaların beklentileri farklı olabilir. Moral bozmanın faydası yok. Kendinize güvenin.

Sözlü sınavın başında jüri akademik yaşantınızı özetlemenizi isteyebilir. İyisi mi yaptığınız işleri öne çıkaracak şekilde, üç-beş dakikalık bir tanıtım düşünün. Böyle bir hazırlık ile başlamak, heyecanınızı yenmenize de çok yardımcı olacaktır. Yayınların gönderilmesi ile sözlü sınav arasında aylar geçiyor. Bu zaman zarfında özgeçmişinize yeni eklenenler olabilir. O durumda güncel özgeçmişinizden birkaç kopyayı alıp sözlü sınavda yanınızda götürün. İsteyen jüri üyesi olursa verirsiniz.

Ve sıra nazik sorularda. Sözlüye hazırlanmalı mı? Lisans derslerini tekrar etmeye gerek var mı? Jürideki hocaların yayınlarına çalışayım mı? Bana kalsa bu soruların tamamının cevabı hayır derim. Kendi çalışmalarınıza ve o konulardaki literatüre göz atmanız kafi gelmeli. Fakat çoğu hocaya maalesef bu yetmiyor.

Bazı hocalar ders çalışma konusunu fazla ciddiye alıyor. Neden derseniz, benim anladığım temel sebep şu: “Doçent olacak biri, başvurduğu alanın geneli hakkında bilgi sahibi olmalı.” Jüri üyelerini sağa sola sorarsınız zaten. Eğer böyle bir fikre sahip kimse olduğundan şüphelenirseniz temel konulara bakmanız gerekecek. Üzgünüm.

Jürideki hocaların yayınlarına bakmaya gelince, bu kesinlikle iyi bir strateji. Bazı hocalar, sizin çalışmalarınızla kendi çalışmaları arasında ilgi kuracaklardır. Hatta doğrudan aynı alanda çalışıyor olabilirsiniz. O durumda sözlü sırasında ucu açık sorular ile nasıl akıl yürüttüğünüzü görmek isteyebilirler. Panikle soruyu ıskalamak yerine, öncesinde yayınların üzerinden geçiverin. Bu sayede konuşmayı siz yönlendirebilirsiniz. Ama abartıp çok çalışmanıza gerek yok. Kendinizi gereksiz yere strese sokmayın. O kadar stres de ters tepebilir sonra.

Sıra geldi hocaların sorularına. Alandan alana değişir ama genelde her hocanın iki ya da üç soru sorduğunu düşünebilirsiniz. Sakin biçimde soruları yanıtlayın. Eğer bilmiyorsanız, mutlaka belirtin. O durumda soruyu soran hoca yardım edebilir. Zaten bazı soruların kesin cevapları olmayabiliyor. Hatta bazı hocalar soruyu o esnada düşündükleri için açık ifade edemiyorlar. Anlamadıysanız sorun. Bakarsınız birlikte cevaplarsınız.

Doçentlik sınavı üzerine bir sürü korku hikâyesi dinlemiş olanlarınız vardır. Çoğu da doğrudur. Ancak biz hep kötü tecrübeleri dinliyoruz. Bir sürü insanın da sınavı gayet olumlu geçiyor. Mesela benimki. Jürinin neredeyse tüm soruları çalışma konularım ile ilgiliydi. Bir soruda hocanın istediği cevap muğlaktı. Ben de tam yanıtlayamadım. Bir baktım diğer hocalar da konuşmaya katıldılar. Onlar kendi ararlarında tartıştı; ben de kenardan dinledim. Heh he. Gerçekten. Umarım sizin sınavınız da iyi geçer. Unvanı alınca haber edin, Bol Bilim’den duyuralım.

 

Son bir şey daha diyeyim mi? Ben merkezi sistemle yapılan bu doçentlik sınavına külliyen karşıyım. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum. Ama maalesef bizi dinleyen yok. Onun için el mecbur bu deveyi bir süre daha gütmek gerekiyor. Umarım sizler ilerde bu sınavı kaldırır, sorumluluğu üniversitelere verebilirsiniz. Size güveniyorum.

Beni bu garip ortamlar mahvetti…

 

İçimden tek kelime yazmak gelmiyor.  Ne bir Bol Bilim yazısı, ne bir makale, ne bir proje raporu.  Ne anlamı var diye düşünüyorum.  Bir yazı daha yazmanın ne anlamı var.  Etrafıma bakıyorum; hep kötü haberler.   Türkiye’den göçmeye başlayan akademisyenler, açığa alınan akademisyenler, kapanan üniversitelerin tam ne olacağı belli olmayan öğrencileri, iptal yoga_girl_cartoon_1edilen Fullbright ders verme programı ve Jean Monnet Bursları, kesilen Tübitak yüksek lisans ve doktora bursları, aylardır akibeti belli olmayan Tübitak projeleri, atanamayan rektörler, çıkılamayan izinler…

Çare öğrenciler!

Sonra birden içeri üç tane öğrenci giriyor.  İki ay önce konuştuğumuz projede ne kadar ilerlediklerini, yüksek lisans da yapmak istediklerini anlatıyorlar.  Bana istediğiniz kadar Polyanna deyin ama öğrencilerin resmen gözleri parlıyor.  Akademik hayatta tüm zor zamanlarıma öğrenciler yetişti desem yeridir.  Ne zaman akademik hayatı sorgulasam, bir öğrenci içeri girer ve birşeyler anlatmaya başlar.  Bazen içimden hiç gelmese bile, bari şu soruya cevap vereyim diye başlayıp, yavaş yavaş kendimi konuya angaje olmuş bulurum. Konuştukça insanın aklına ne kadar çok fikir geliyor. Aslında daha yapacak ne kadar çok şey var!

Bir iyilik yap kendineee!

Uçak kalkmadan önce duyduğumuz anonslardan bir tanesi hava basıncı düştüğünde, önce kendi maskenizi, sonra çocuklarınızınkini takın der.  Akademide de öyle.  Siz iyi ve ayakta olmadan, ne öğrencilerinize ne de bölümünüze iyi gelebilirsiniz.   Onun için kendi oksijen maskenizi takın.  Ofisinize güzel bir şey alın, eş-dostla yemeğe gidin, güzel bir film seyredin, benim yaptığım gibi sevdiğiniz yazarların özlü sözlerini tekrar tekrar okuyup,  sağa sola yazın; artık sizi biraz daha iyi hissettirebilecek aklınıza ne geliyorsa yapın.

Konferans yolcusu kalmasın

Böyle zamanlarda bana iyi gelen başka bir şey de birarada durmak.  Hem dost ortamında, hem akademik ortamda.   Yurtdışındaki meslektaşlardan gelen e-mailler—her ne kadar çok doğru tespitler içermese de—insana bir bilim ekibinin parçası gibi hissettiriyor.   Onun için bu aralar sürekli konferans, çalıştay kovalıyorum.  Size de öneririm.  Eğer etrafınızda bir çalıştay, konferans varsa, hemen gitmeye çalışın.  Yoksa, hemen birşeyler düzenleyin.  Düzenlediğiniz şey, kendi konunuzda bir çalıştay da olabilir, Matermatik Köyü’nde bir yaz okulu da.  Daha genç kuşaklar için bir eğitim de olabilir.   Eğer zaten genç kuşaksanız, düzenlediğiniz etkinliğe sizin alanda çalışan, daha başka üniversitelerden hocaları davet edebilirsiniz.  Birçok hoca, kendi konusuyla ilgili olarak daha genç kuşakla buluşmaya bayılır.  Hocaya bir konuşma yaptırılabilir ama daha iyisi, hep beraber bir çalışma yapılacak (araştırma problemleri, yeni sonuçların tartışılması) bir ortam hazırlayabilirsiniz.  Böylece, başlayan ilişki daha uzun süreli olur ve sonunda belki bir de yayın çıkar.

Etrafınıza söz verin

Daha yazıya başlamadan, sağolsun İlker Twitter’da yazı sözü verdi. Ne yapayım, yazmamak olmaz.  Konu farklı oldu ama yazıyorum.  Siz de aynısını yapın. Etrafınıza söz verin.  “Parmağımı oynatmak istemiyorum, etrafıma ne söz vereyim?” dediğinizi duyuyorum. İnanın işe yarıyor🙂  Mesela, ne zamandır çok ilerleyemediğiniz bir makale için, diğer yazarlara e-mail atıp, haftaya bir draft göndereceğinizi söyleyin.  Bölümde yapılması gereken bir iş için gönüllü olun ve herkese bununla ilgili birşeyler hazırlayacağınızı söyleyin. Doktora öğrencilerinizle haftaya bir makale tartışacağınızı hatırlatın ve makaleyi okuyarak toplantıya gidin.  (Söz verip tutamazsanız, lütfen beni aramayın ama :-))

Bu söylediklerimi son 10 gündür, şöyle böyle yapıyorum.  Şimdilik işe yarıyor. Ama bir yandan da çok merak ediyorum. Diğer akademisyenler nasıl ayakta duruyor?  Yazının aşağısında sizi bu ortamlardan çıkaran şeyleri paylaşırsanız, hepimize faydalı olur.

Eh, koca bir yazı yazdım, bir özlü söz vakti geldi bence:

“In the depth of winter I finally learned that there was in me an invincible summer.”  Albert Camus

Tükenmişlik

Zorlu günlerden geçiyoruz. Hepimizin hayatını etkileyen pek çok şey, kısacık zamanda olup bitiyor. Tezler, makaleler, projeler ise bizi beklemiyorlar. Yığınla iş. Kolay değil.

Size iyi bir haberim var: Halimizden en iyi anlayacak insanlardan birinden, İlker Küçükparlak‘tan Bol Bilim için bir yazı yazmasını rica ettik. Sağolsun bizi geri çevirmedi ve tane tane anlattı; tükenmişlik nedir, neden olur, nasıl sakınılır. Kısacası elimizden tuttu. Eksik olmasın.


 

tukenmis_wordcloud

Bütün çalışanlar mesaileri boyunca zihinsel, duygusal ve bedensel enerji harcarlar. Gün içerisinde tüketilen bu enerjinin gün sonunda telafi ediliyor olması gerekir ki kişi ertesi günkü mesaisine hazır olabilsin. Elbette bazı işler daha çok bedensel, başka bazı işler ise daha çok zihinsel ya da duygusal enerjiyi tüketiyor olabilir. Bir akademisyenin daha çok zihinsel emek kullanmasını bekleriz. Elbette çalışma ortamındaki ilişki ağını yönetmek duygusal emek gerektirebilir. Saha çalışmaları yapılan ya da tıp branşları gibi işe dönük de performans beklenen alanlarda akademisyenler bedensel emek de kullanıyor olabilir. Akademisyen ertesi gün işini sürdürebilmesi için her gün sarf ettiği bu enerjiyi “şarj” etmesi gerekir. Gün içinde harcanan bu enerji gün sonunda tam olarak şarj edilemezse ertesi güne biraz daha eksik bir enerjiyle başlanır. 2. günde de bu enerji şarj edilemediğinde daha da düşük bir enerjiyle güne başlanmış olur. Bu durum böyle devam edecek gibi olsa da hafta sonu izinleri ya da senelik izinler imdada yetişir ve kişi tükenen enerjisini yeniden şarj etmiş olur. Bazı durumlarda bu iyimser senaryo gerçekleşmez ve kişinin enerjisi günden güne azalarak sonunda yaşamsal gereklilikleri sürdürmekte zorlanacağı bir noktaya gerileyebilir. Standart yorgunluk ya da stresten farklı olarak tükenmişlik baş etme mekanizmalarının sonuna kadar zorlandığı ve -adından da anlaşılacağı üzere- tüketildiği bir durumdur ve bu nedenle kişiyi intihara sürükleyecek kadar zorladığı bilinmektedir.

Akademisyen tükense ne olur?

Filmi biraz başa saralım. Tükenmişlik bir perspektiften kronik stres demektir. İnsan doğası stresi akut olarak yönetebilmekte daha mahirdir, uyumlandığı doğal çevrede (environment of evolutionary adaptedness) kronik stres yaşayabileceği durumlar yoktur. Avcı toplayıcı atalarımızın uyumlandığı ortamdaki tehlikeler yırtıcı saldırıları gibi akut olarak gelişen ve akut olarak çözülen tehditlerdi. Bunların yol açtığı stres anında salgılanan adrenalin ve kortizol gibi hormonlar kan şekerini yükseltiyor, kalp atım hızını ve kan basıncını arttırıyordu ve kişi bu sayede hızlı biçimde fiziksel efora hazırlanıyordu. Sonuç itibariyle atalarımız stresin bu doping etkisi sayesinde karşılaştıkları fiziksel tehlikelerden daha kolay kurtuluyordu. Özetle avcı toplayıcı atalarımız için akut biçimde gelişen stres hayat kurtaran bir tepkiydi. Modern insanda ise bu yazının konusu olan tükenmişlikte olduğu gibi stres kronikleşebiliyor ve kronik stres diabet, kalp krizi, daha sık enfeksiyon geçirme, depresyon, hafıza ve dikkatte bozulma, sperm ve yumurta kalitesinde azalma gibi pek çok yıkıcı etkiyi barındırmakta.

Belirtiler

  • Yorgunluk: İlk aşamalarda sıradan bir yorgunluk gibiyken tükenmişlik ilerledikçe basit gündelik işleri sürdürmekte, basit alış veriş yapmakta ya da kişisel hijyeni sağlamakta bile zorlanılan bir takatsizliğe yol açabilir.
  • Uykusuzluk: Başlangıçta haftada 1-2 gün iken ilerleyen aşamalarda ne kadar yorgun hissederseniz hissedin uyuyamamaya yol açabilir.
  • Unutkanlık, dikkat dağınıklığı: Stresle beraber tükenmişliğin erken aşamalarında ortaya çıkan bir belirtidir. Tükenmişlik ilerledikçe unutkanlık ve dikkat sorunları iş yapmayı da olanaksız hale getirecek kadar derinleşebilir.
  • Bedensel şikayetler: Göğüste daralma hissi, çarpıntı, boğazda daralma, kolay irkilme erken belirtilerdendir. Baş, omuz, baldırlarda ağrı, kaşıntı, karıncalanma ve mide şikayetleri de eklenebilir.
  • Sık Hastalanma: Kronik streste salgılanan hormonlar bağışıklık sistemini bozar ve soğuk algınlığı başta olmak üzere mikrobik hastalıklara daha sık yakalanılır.
  • Ruhsal Tepkiler: Huzursuzluk, kolay sinirlenme, kolay hüzünlenme, eskiden keyif veren şeylerin artık tad vermemesi, çaresizlik, karamsarlık ve özsaygının azalması gibi yakınmalar oluşabilir.

Tükenmişliğin aşamaları

Yapılan gözlemler tükenmişliğin belirli bir aşama zincirini takip ederek yerleştiğine işaret etmektedir.

  1. Aktivite artışı: Kişi çok gayret gösterir. İş ya da görev talepkar olduğu için kişi kişi kendisinden feda ederek görevini yerine getirmeye çalışır. İşten geç çıkılır ve/veya eve iş getirilir. Henüz bu durumun sürdürülemez olduğunu görmemekte ya da önemsememektedir. Her zaman değilse de kişi bu durumdan memnun olabilir. Bu aşamada bazı kişiler bu adanmışlık halinden bir çeşit keyif alıyor olabilirler. Başkaları ise memnun olmasalar bile başka seçenekleri olmadığından aşırı çalışır. Dışarıdan HEVESLİ görünür.
  2. Yorulma: Kişi görevi yerine getirmekle birlikte yaptığı fedakarlıklar nedeniyle iş dışındaki alanlarda sıkıntılar yaşamaya başlayabilir. İş dışına ayırabileceği yedek duygusal, zihinsel ve bedensel enerjisi tükenmeye başlamıştır. Kişisel etkinlikleri oldukça azalır. Yakınlarıyla vakit geçirmek istese de bir türlü vakit ve enerji bulamıyordur. Yakınları onu artık sürekli meşgul ya da yorgun biçimde görmektedirler. Bir faturayı yatırmak ya da kişisel bakım öncesine göre oldukça zor gelebilir. Fiziksel, zihinsel ya da duygusal tüm enerji işine ya da görevine aktarılmaktadır. İş dışında sohbet edecek konu bulmakta zorlanır. Dışarıdan MEŞGUL görünür.
  3. Aktivitede azalma: Turboları çalıştırarak işleri ancak yetiştirirken turbo yakıt bitmiştir. Kişinin yedek enerjisi tamamen tükenmiştir. İşi dışında hayatı ve sosyal ilişkileri ile ilgili enerjiyi zaten temin edemiyorken artık göreviyle ilgili duygusal, zihinsel ve bedensel enerjiyi de bulmakta zorlanmaktadır. Hayatın gerçekleri ile karşılaşma yaşanmaktadır: Görev beklentileri gerçekçi ve gösterdiği gayret sürdürülebilir değildir. Dışarıdan YORGUN görünür.
  4. Duygusal tepkiler: Gerçekçi olmasa da görev beklentilerini karşılayamadığından yöneticileri, hocaları ve çalışma arkadaşları ile sorunlar yaşamaya başlayabilir. Kendini başarısız olarak değerlendirmeye başlar, özsaygısı azalmaktadır. Artık sadece yorgun değil mutsuzdur da. Bir yandan da çalışmaya devam etmek zorunda hisseder. Sonuçta kolay sinirlenen ya da içe kapanık bir duruma gelebilir. Dışarıdan İÇE DÖNÜK görünür.
  5. Çökme: Uzamış stres ve mutsuzluk artık beyini biyolojik düzeyde etkilemektedir. Kişi bir konuya odaklanmada zorlanmaktadır. Unutkanlık yaşayabilir. Konsantre olamama ve unutkanlık akademisyenin verimliliğine ağır darbe vurur. Epeydir iş dışındaki konularla ilgilenmediği gibi artık işi ya da göreviyle ilgili motivasyonunu da yitirmiştir. Diğerlerinin onu motive etme gayretleri bir kulağından girip diğerinden çıkar. Dışarıdan KOPUK görünür.
  6. Dağılma: Bu aşamaya gelen kişinin sosyal ilişkilerini eskisi gibi sürdürmesi mümkün olamamaktadır. Kişi bu aşamada kendi ve hayatı hakkında boşluk ve anlamsızlık hissetmektedir. Zaten bir süre önce başlayan sinirlilik sosyal ilişkilerini de etkilemiştir. Artık yakınları onu anlamakta ya da ona sabır göstermekte zorlanıyorlardır. Aile ve sosyal çevresi ile ciddi uyumsuzluklar yaşayabilir ve çevresinde çok az kişi kalabilir. Dışarıdan SİNİRLİ görünür.
  7. Psikosomatik tepkiler: Uzun ve yoğun stres sonucu bedensel yakınmalar başlar. Uyku bozuklukları, mide-barsak sisteminde mide yanması, kabızlık gibi sorunlar, çarpıntı veya hipertansiyon gibi kardiyovaskuler belirtiler, cinsel istekte veya uyarılmada azalma gibi cinsel işlev bozuklukları, enfeksiyonlara yatkınlık, alkol ve sigara tüketiminde artış yaşanabilir. Dışarıdan HASTA görünür.
  8. Çaresizlik: Kişi durumunu tamamen çaresiz olarak algılamaktadır. İçine düştüğü durumdan nasıl çıkabileceğine ilişkin ne fikri ne de umudu kalmıştır. Bedensel yakınmalar bu aşamada hastalık boyutuna taşınabilir, yani kişi yüksek tansiyon hastası ya da alkolik olabilir. İntihar düşünceleri ve girişimleri bu aşamada görülebilir. Dışarıdan DÜŞKÜN görünür.

Tükenmişlik için risk oluşturan durumlar

A) Çalışma Koşulları

  • Görev Tanımı: Akademisyenin görev tanımının net olmaması, farklı kurum ya da departmanların akademisyenin görev tanımı ile ilgili birbiriyle çelişen beklentilerinin olması. Örneğin üniversite dekanlığının akademisyenden beklentisi ile bölüm başkanınınki çelişiyorsa bu tükenmişliğe meyil oluşturan bir durumdur. Rol çatışması da bu başlık altında incelenebilir. Kürsüde aynı aileden iki kişinin bulunması rol çatışmasına örnektir. Az önce iş paylaşımı yaptığınız kişi çalışma arkadaşınız mı yoksa hocanızın kızı mıdır? Özellikle Türkiye gibi kolektivist kültürel yapı içerisinde böyle bir rol karmaşasının profesyonel ilişkilere etki etmemesi oldukça güçtür.
  • İş yükü: Akademisyenden gerçekleştirebileceğinden fazla performans beklenmesi yukarıda aşamalarından da anlayacağınız üzere tükenmişliğin temel dinamiklerindendir.
  • İş güvencesi: Güvencesiz çalışıyor olma, geleceğini öngörememe tükenmişliğe meyil yaratır. Her sene kendiliğinden yenilenen ama bazı durumlarda da yenilenmeyeceği tutan sözleşmelere bağlı mı çalışıyorsunuz, tebrikler tükenmişlik adayısınız.
  • Kontrol Algısı: Akademisyenin görevlerini nasıl yerine getireceği ve hatta ne zaman ve ne kadar süre ile çalışacağı üzerinde inisiyatif sahibi olmaması, iş tanımı olarak sadece kendisine verilen talimatları yerine getirmesinin beklenmesi, akademisyenin teknisyene indirgenmesi tükenmişliğe ortam hazırlar.
  • Takdir: Akademisyenin emeğinin karşılığını görmesi, takdir edildiğini hissetmesi, çalışmada emeği olmasına karşın yayında adını görememesi tükenmişliğe meyil oluşturur.
  • Değer uyumsuzluğu: Akademisyenin çalıştığı birim ile değerlerinin uyumsuz oluşu risk yaratır. Örneğin akademisyen kalitatif çalışmalara değer veriyorken çalıştığı birimin kantitatif çalışmaya kıymet vermesi ya da akademisyen nitelikli eğitime önem veriyorken üniversitenin 200 kişilik yüksek lisans sınıfı açması değer uyumsuzluğuna örnek olabilir.

B) Kişiyle İlgili Etkenler

  • Mükemmeliyetçilik: Yaptığı işin mükemmelden biraz daha az olmasına tahammül edemeyen akademisyenler bu yüksek standartları tutturmak için fazladan çaba gösterebilir ve sonuçta bu çaba ile tükenmişliğin ilk aşamalarına girebilirler.
  • Karamsarlık: Karamsar kişiler geleceklerini değerlendirirken olumsuz seçeneklere odaklandıkları için başkalarına göre daha fazla endişelenirler ve bu durum duygusal açıdan daha kolay sarsılmalarına neden olur.
  • Kontrolcülük: Akademisyenin hayatındaki her şeyi kontrol etme gayreti ya da kontrol etmesi gerektiği düşüncesi kontrol için aşırı gayret göstermeye ve tükenmişliğe neden olabilir.
  • Sosyal desteğin olmayışı: Akademisyenin aşırı talepkar çalışma koşullarından çıktığında tükettiği enerjisini yenileyebileceği aile ya da yakınlarının olmayışı tükenmişliği kolaylaştırabilir.
  • Kadın olmak: Kadınlar biyolojik ya da toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle daha yoğun eşduyum (empati) yaparlar. Ayrıca kadınların toplumsal rolleri de talepkar olabildiğinden iş nedeniyle yitirdikleri enerjilerini toparlamaları daha güç olabilir.
  • Hareketsizlik ve obezite: Son yıllarda farkına varılan bu etkenlerin depresyondan şizofreniye kadar bir çok psikiyatrik durumla ilişkisi olduğu bilinmektedir. Hareketsizlik ve obezite düşük benlik saygısı üzerinden ya da hormonal etkenlerle tükenmişliğe katkıda bulunabilir.

Tükenmişlikten korunma

  • Durun ve dinleyin: Tükenmişliğin ilk aşamalarında kişi genellikle zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz. Nasıl olduğunu anlayamadan günler günleri, aylar ayları kovalar ve zaman geçer. Bu telaşe içinde kişi genellikle durup kendini dinlemeye zaman ve enerji bulamayabilir, oysa nasıl hissettiğini bilememek kendini ihmal etme ve özkaynakları tüketmeye neden olacaktır. Hiç durmayıp nasıl hissettiğinizi görmezden gelmek yerine zaman zaman durup nasıl hissettiğinize bakmanın yararı olacaktır. Duygularınızı ihmal etmeyin. Olumsuz olsalar bile duygularınız size bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. (Bu konu ile ilgili detayı “Mindfulness” başlığı altında bulabilirsiniz.)
  • Hayatta kalın: Uykunuzu alın, öğünlerinizi atlamayın, sıvı tüketiminizi düzenleyin. Tükenmişliğin ilk aşamalarında aşırı zihinsel, fiziksel ya da duygusal efor sarfederken temel yaşamsal ihtiyaçlar gözardı edilebilir. Bedeninizin ihtiyaçları olduğunu inkar etmemelisiniz.
  • Hayır deyin: Çalıştığınız yerdeki koşullar ya da çalışma kültürü aşırı talepkar olabilir. Tükenmişlik yaşadığınıza ilişkin işaretler başladıysa çalışma koşullarınızı değiştirmek en etkili çözüm olabilir. Daha fazla iş yükünü reddedin.
  • Paylaşın: Sizin gibi hisseden ya da sizi anlayabilecek başka insanlarla bir araya gelin.
  • Güldürün: Zorlandığınızda mizaha başvurmak olgun bir savunma mekanizmasıdır.
  • Harekete geçin: Fiziksel hareket ve egzersiz stresle başa çıkmanıza çok yardımcı olabilir.
  • Değiştirin: Bazen tükenmişliği engellemenin işinizi değiştirmekten başka yolu olmayabilir. Kariyerinizi ve önceliklerinizi gözden geçirin. Bu seçeneği aklınızın bir köşesinde tutun.

Üniversite? Akademisyen?

sensin_bilim_lan

Resmin orjinali her yerde var. Ben şuradan aldım.

Hepimizin başına geliyor: Etrafımızdaki insanların önemli bir kısmı üniversite, araştırma, akademisyen nedir tam emin değiller. Ya da bizimle ayrı telden çalıyorlar. Belki işinize yarar diye BirGün Pazar’a bir yazı yazdım.

Şu yazıyla birlikte okunabilir aslında.

 

Bir Akademisyen Kadının Hayatında Olması Gereken İKİ Şey

Sevgili Tuğba Tanyeri Erdemir, Bol Bilim için yazdı.


Kızlar, toplanın size akademik başarının arkasındaki en önemli İKİ şeyi anlatacağım. Oturdum düşündüm taşındım akademisyen kadının başarısının en önemli faktörlerini sizler için damıttım, iki tane “olmazsa olmaz” şeye indirgedim. Buyrun okuyun:

1) Kendine Ait Bir Oda

Virginia Woolf’un 1929’da “A Room of One’s Own”u yazarken bir bildiği varmış. Gerçekten de bir kadının yazabilmesi için sahip olması gereken şeylerden birisi kendine ait bir oda. Akademisyen dediğimiz de araştırma yapan ve yaptığı araştırmalarla ilgili mütemadiyyen birşeyler yazması gereken birisi olduğundan, illa ki bir odaya ihtiyacımız var demektir kızlar. Akademisyenlik yazı yazmayı gerektiren tek meslek değil elbette, zaten Virginia Woolf da aslen roman yazmak isteyen kadınlar için odanın gerekliliğinin altını çizmiş. Ancak biz akademisyenler için de vazgeçilmez birşey. Neden diye sorarsanız:

Çünkü düşünmek, fikirlerimizin sesine kulak vermek için çevreden soyutlanabileceğimiz dört duvar ve bir kapıya ihtiyacımız var. E erkeklerin yok mu? Olabilir, aslında yazmak isteyen hemen herkes için bir oda iyi bir fikir. Ancak kadınlar için elzem. Bunun sosyo-kültürel boyutu ve psikolojik boyutu var. Sanırım isteristemez eşitsiz bir toplumda büyümenin bizde bıraktığı birtakım izler oluyor. En feministimizde de var bu. Aslında kendimize ait bir oda bizim kafamızdaki “aman şu bulaşıkları da yıkayıvereyim, çamaşırlar da çok birikti, önce salonu toplamam lazım” gibi kendimize biçtiğimiz evsel görevlerden kendimizi soyutlamamıza yardımcı oluyor. Belki kafamızı meşgul eden binlerce başka sesten de uzaklaşmamızı sağlıyor. Eğer kalabalık bir evdeyseniz bazen “ev” ve “işiniz” arasında fiziksel bir bariyer olmasında da fayda var elbet. Odanız biraz da kaleniz olabilir, kendinizi fikirlerinizi dünyadan ayırıp, tartıp biçtiğiniz, kendi kendinize oturup yazıp bozduğunuz bir alan.

Elbette akademik ofisiniz de bir odadır, kapısı da vardır. Ofis saatleriniz dışında, bölüm toplantılarınızdan arta kalan vakitte pekala sizin “odanız” olabilir. Hatta her zaman gittiğiniz kütüphane, kahve içerken yazdığınız Starbucks da sizin için birer oda olabilir. Yeter ki kendinizi dünyadan soyutlayabileceğiniz bir alan yaratabilin.

2) Hayatınızın (Akademik) Kadınları

Sevgili akademisyen kadınlar, eğer etrafınızda güvendiğiniz, sevdiğiniz bir akademik kadın ağı yoksa işiniz çok zor. Size şimdiden söylemiş olayım. Akademik başarınızın sırrı, en olmazsa olmazı, hayatınızın akademisyen kadınları. Bu tavsiyemi çok ciddiye alın. Özellikle yolun başındaki gençlere sesleniyorum: kendinize en kısa zamanda kadın yoldaşlar edinin.

bolbilim_TTE

Bilim eğlencelidir, 2015

Kadın akademisyen arkadaş, sırdaş, yoldaş neden önemli? Öncelikle acayip bir işkolunda olduğumuzun altını çizelim. Çok sevdiğiniz akademisyen olmayan arkadaşlarınızın tahayyül edemeyeceği acayiplikte bir iş yapıyor olacaksınız siz. Mesela telefonunda başka meslekten çok sevdiğiniz arkadaşınıza araştırma başvurusu yazma sürecinizi anlatıyorsunuz, konuşma şöyle ilerliyor: “canım niçin 27 gecedir 4 saat uykuyla geziyorsun? Haaa araştırma başvurusu mu yazıyorsun? Hmmm. Para vermiyorlar yani, fazla mesai de değil. E niye yapıyorsun? Haaa projeyi alınca 3 sene eşşek gibi çalışacaksın yani. E çocuklar noolucak? Hmm evet zor tabi, bişey bulurum diyosun. Peki niye yapıyorsun? Bilim ilerleyecek yani. Peki. Tamam. Sonra görüşürüz şekerim!” Evet kabul edelim absürd. Buradaki “araştırma başvurusu”nun yerine “makale, kitap, araştırma raporu” kelimelerini koyabilirsiniz. Diğer arkadaşlarınız, teyzeleriniz, halalarınız, komşularınız canınız ciğeriniz olabilirler, ama akademisyen değillerse sizi anlamaları mümkün değil, üzgünüm. Yaptığımız iş dışardan bakınca saçma, yani saçımızı başımızı süpürge edip, uykumuzdan, sporumuzdan, tatilimizden, çoluğumuzdan çocuğumuzdan çaldığımız vakitte biz ne yapıyoruz? Laboratuardayız, alan çalışmasındayız, harıl harıl birşeyler okuyoruz, mütemadiyen düşünüyoruz ve sürekli yazıyoruz. Yazıyoruz da ne oluyor? Bilim ilerliyor. Bizim katkımız oluyor, harika! İşte tam bu noktada sizinle aynı şeyleri yaşamayı hayat biçimi olarak kabul etmiş kadınlara ihtiyacınız var. Çünkü bilimin ilerlemesi için sizin yaptığınız fedakarlığı başka insanların anlaması mümkün değil. Makalem kabul edildi diye benimle zıp zıp zıplayacak, araştırma projesi başvurum reddedildi diye benimle ağlayacak kadınlar olmadıkça hayatım çok zor.

Sizin halinizden en çok hayatınızın akademisyen kadınları anlayacaklar. 2 hafta çamaşır yıkayamadığınızda da, günlerce uykusuz kaldığınızda da, çocuğunuzun ateşi varken yatağının başucunda laptopla rapor yetiştirdiğinizde de, alan/laboratuar çalışmasında günlerce/haftalarca ailenizden ayrı kaldığınızda ya da araştırmadan kafanızı kaldıramadığınızdan sevgiliniz sizi terk ettiğinde sizinle bir tek onlar dertleşebilecek, bütün bu kendinizi hırpalamanızı ve fedakarlığınızı bir tek onlar anlayabilecek. Gecenin 2’sinde mesaj gönderip “yarınki konferansa hangisini giysem?” diye soracaksınız, onlar da 4 dakika içinde size konuyla ilgili ayrıntılı bir rapor gönderiverecekler. Akademik dünyada cinsel tacizden, “eski sevgilimin yeni karısıyla aynı oturumdayım, napıcam?” türü sorulara binlerce konuda onların desteğine ihtiyacınız olacak.

Akademisyen kadın arkadaşların akademik faydaları olduğunu da unutmayalım. Dünya eşitsizlik dünyası, akademik dünya da farklı değil. Kadın araştırmacılar hala azınlıkta, akademik hiyerarşide basamakları tırmanmak hala kadınlar için çok daha zor. Evet, son elli yılda kadınların akademik dünyadaki varlıkları ile ilgili çok olumlu gelişmeler oldu, belki iki nesil önceki kadın akademisyenlerden çok farklı bir dünyadayız biz. Yine de cinsiyet eşitsizliğinin üstünden gelebilmek için daha çooook çalışmamız lazım. İşte tam bu nedenden akademide kadın dostluğunun desteklenmesi, yüreklendirilmesi çok önemli. Neden?

Pek dile getirmesek de aslında akademik başarının olmazsa olmazlarından birisi akademisyen sosyalleşme şebekelerinin parçası olmak. Bu konuda erkek meslektaşlarımız bizden 3-5 adım ileride başlıyorlar. Bilinçli olarak değil. Erkek akademisyenlerin altyapısal bir avantajı var. Rektörler, dekanlar, bölüm başkanları, akademik kurumların anahtar noktalarındaki bireyler çoğunlukla erkek. Bu durumda ister istemez “hocamla bir çay içmeye gitmiştik, orda başka bir arkadaşıyla karşılaştık beni projesine davet etti” gibi hoş raslantılar olasılık hesabı dahilinde daha çok erkek meslektaşlarımızın başına geliyor. Akademik sosyal ağlarının, ahbablık ilişkilerinin akademik başarıdaki etkisini küçümsemememiz lazım.

Ne yazık ki, kadın ilişki ağları akademik dünyada kadınların en zayıf olduğu alan. E ne yapalım? Madem öyle bütün kızlar toplanalım, sosyalleşelim. Önce birbirimizle. Üniversitenizde, bölümünüzde, katıldığınız konferansta gidin birtakım kadınlarla oturun çay/kahve için. Bir zararını görmezsiniz. Sorun bakalım ne yapıyorlarmış, konuşun, belki ilginç bir sinerji yakalarsınız kim bilir. Güvene dayalı dostluk ağlarının gelişmesi için önce bu ilk adımların atılması gerekiyor. Zaten güvendiğiniz, sırtınızı dayadığınız akademik kadınlarla daha çok haberleşin, görüşün, birbirinizden kopmayın. Kim ne yazıyor, hangi projede çalışıyor, bunları bilin. Sonra başka bir kadınla konuşurken “aaa bak bu çok ilginç, benim tam böyle birşey çalışan bi arkadaşım var, hemen eposta atayım sizi tanıştırayım!” diyiverin. Kendi disiplininizin dışındaki kadınlarla da konuşun, görüşün. Özellikle genç kadın meslektaşlarınıza bonkör davranın. Böyle dostça sosyalleşmeye alışık bir genç kadın nesli yetiştirmek akademik dünyaya yapabileceğimiz en büyük katkı olur bence.

Bu noktada önemli bir uyarım var. Ne yazık ki başka kadınları bir kaşık suda boğmak isteyen, başarısından rahatsız olan kadınlar da var akademide. Erkekler de var elbet, bu kadınlara has birşey değil. Ama bu noktada naif olmamak gerektiğini düşünüyorum. İyi niyetinizin çarçur edilmesine razı olmayın, bu tür kadının kurdu kadınlardan uzak durun derim. Peki nerden anlayacağız kimin ne olduğunu? Benim bir turnusol testim var, senelerdir hiç yanıldığını görmedim. Size de tavsiye ederim. Herhangi bir ortamda, bir kadının, başka bir kadın akademisyenin saçına başına, eteğinin boyuna, makyajına, ökçesinin yüksekliğine laf ettiğini duydum mu, onu kara listeme koyarım. Bir akademisyen kadının görüntüsünü çekiştirmek onu en acımasız şekilde yargılamak demek. Yapmayın, yapanı dost ağınıza almayın. Başka kadının fikrini, yazdığı makaleyi acımasızca eleştirin, en sevdiğiniz kadına da yapın bunu. Bilim böyle gelişir. Ama bilin ki bir kadını sadece “saçına fön çektirmemiş bak!/O mor ruj da ne öyle!” diye aşağılayan kadın, yarın öbür gün sizin için de benzer birşey söyler; zaten o tümcenin altında da “ben senin başarılı olmanı istemiyorum, seni de çekemiyorum! Erkek egemen dünyanın bütün değer yargılarıyla karşındayım” tümcesi yatmaktadır. Arkanıza bakmadan kaçınız.

Özetle, akademide başarılı bir kadın olmak istiyorsanız bir odanız, ve hayatınızın kadınları olsun. Oda o kadar da mühim değil. Ama etrafınızda akademisyen kadın dostlarınız olmadan bu dünyada var olmak çok zor. Gelecekteki kadın meslektaşlarımıza bu mesleği bulduğumuzdan iyi bırakmak istiyorsak yapabileceğimiz en iyi şey birbirimizin dostu, desteği olmak.

Bu noktada BolBilim’in diğer kadın yazarlarının benim hayatımın akademik kadınları arasında olduklarını da belirtmek isterim. Burda gördüğünüz resimde mesela benim o dönemde yazmakta olduğum araştırma projesi başvurusu hakkında fikir teatisi yapıyorduk. Çok güzeliz değil mi? Evet öyleyiz.

Sabbatical = Akademik Huzur

Odanıza gelen bir öğrenci, hiç ara vermeden, aslında neden daha iyi bir not alması gerektiğini anlatıyor. Ve hayattan tek beklentiniz, odanızdan çıkması… Ya da, bölüm toplantısında, bir hoca, bilmem kaçıncı defa, aynı garip yöntemi uygulamayı öneriyor. Ve hayattan tek beklentiniz, toplantının bitmesi… Ya da, bir makale için bir literatür özeti yazıyorsunuz, son üç yılda yapılan yayınların çok çok azını bildiğinizi farkediyorsunuz. Ve hayattan tek beklentiniz emeklilik…

Sakin olun; hepimize oluyor;  sizin “sabbatical”’ınız gelmiş!

Sabbatical nedir?

Kelime aslında “şabat” kavramından geliyor. Uzun bir çalışmanın arkasından gelen dinlenme ve yenilenme dönemine verilen isim. Birçok alanda değişik uygulamaları var. Akademide, altı yıl çalıştıktan sonra bir yıllığına ara verilmesine sabbatical izni deniyor. Artık sizin için yenilenme ne demekse, ona denk gelecek şekilde bu yılı kullanabiliyorsunuz. Sabbatical yılında bir kütüphaneye kapanıp yıllardır çalıştığı konular üzerinde kitap yazan da oluyor, tüm araştırma işlerini geride bırakıp dünyayı bisikletle gezen de, yepyeni bir konuyu öğrenmek için o konunun çalışıldığı bir merkeze giden de… Dünyadaki pek çok okulda, sabbatical izni bir hak ve üniversite size neden gidiyorsun, nereye gidiyorsun, ne yapacaksın diye sormuyor. 

Ithaca087.jpg

Ithaca 2011

Aslında sabbatical iznine çıktıktan sonra insan daha fazla düşünüyor yapacaklarını. İlker, bizim sabbaticalın ilk ayında o zamanki blogumuzda şöyle yazmış: “Pınar ve ben de henüz tam bu işi [sabbatical] anlamış değiliz. Çok darda kalırsak, “Çocuklarla daha çok zaman geçiriyoruz işte!” deyip işin içinden çıkıyoruz. Hoş sabbatical’dan bunun beklendiğini pek sanmıyorum. Açıkçası acele etmek istemiyoruz. Önce eldeki yarım işleri ufak ufak bitirelim; o arada da düşünürüz. Pınar ilgilendiği ya da ilgisini çeken konular gibisinden bir liste oluşturuyor. Hiç fena bir fikir değil…”

Türkiye’de sabbatical izni—benim bildiğim kadarıyla— dünyayı gezmek için kullanılamıyor! Ama, eğer araştırma yapmak için bir yere gidecekseniz buna izin var. YÖK’ün görevlendirme esasları arasında, ismi sabbatical yerine uzun süreli görevlendirme olarak, böyle bir izin yapma hakkı detaylı açıklanmış. Bu hakkı kullanmak istediğinizde, genelde önce bölüme başvuruyorsunuz. Birçok zaman, nereye gideceğinizin ve niye gideceğinizin belli olması lazım. Bunu göstermek için de davet mektubu ve yapılacak çalışma ile ilgili bir öneri olması gerekli. Bölümler bu aşamada en azından iki şeye bakıyorlar:

  • Gidilecek yer ve yapılacak araştırma faydalı mı?

  • Bu hoca bir sene bölümde olmadan idare edebilir miyiz?

Birçok zaman bölümler ikinci maddede duraksıyor. Zaten var olan kadroyla, ucu ucuna giden bir bölüm, bir kişi eksik nasıl işleyecek? Tabii kalan hocaların giden hocanın işlerini de üstlenmesi gerekecek. Özellikle, verdiği mecburi ders varsa ya da danışmanlık işleri varsa, bunlar ortada kalamaz. Belki, niye durup dururken başkasının işini üstüme alayım diye düşünebilir insan. Fakat, bir kişinin sabbatical’a gitmesi aslında sadece o kişiye faydalı olmuyor. Giden hoca, gittiği üniversitede değişik bir kültürü görmüş oluyor. Seminerlerini nasıl yapıyorlar, mecburi derslerini ne kadar sık açıyorlar, hoca-öğrenci ilişkileri nasıl, hocalar birlikte ne kadar, nasıl çalışıyorlar, ve bunun gibi nice detay. Bu detayları gören hoca, bu kültürün bir kısmını geri kendi bölümüne, kendi araştırma grubuna getiriyor. Onun için, bir hoca yurtdışına gidiyor, tüm yükü bize kalıyor diye düşünmemek lazım. Diğer taraftan, eğer bir bölümde sabbatical iznine gitme kültürü oluşursa, o zaman her sene başka bir hocaya bu izin verileceği için, uzun vadede yine bölüm içinde bir eşitlik sağlanacaktır.

Organizasyon

Diyelim, bölümünüz genel olarak sabbatical iznine sıcak bakıyor. Siz de gitmeyi istiyorsunuz. Nerden başlamalı? İlk etapta nereye gitmek istediğinizi seçmekte fayda var. Bunun için de aslında yapacağınz araştırmayı düşünerek başlayabilirsiniz. Eğer aynı konularda çalışmayı hedefliyorsanız, sizinle aynı konferanslara gelen, birlikte çalıştay yaptığınız veya bazı makalelerde eş yazar olduğunuz kişilerin okulları çok ideal olabilir. Hem tanıdık birisi olması, hem ortak çalışma konusu oraya gittiğinizde çabuk entegre olmanızı sağlayacaktır. Eğer, Türkiye’de kullanamadığınız bir ekipmanı kullanmak üzere bir araştırma yapacaksanız, belki o ekipmanın olduğu okullar seçenekler arasına girebilir. Benim önerim önce olabilecek yerlerin bir listesini yapmak.

Bundan sonra, diğer kısıtları düşünerek listeyi daraltmak gerek. Çocuğunuz varsa, onlara uygun okul var mı? Fiyatları uygun mu? Çocuğunuz küçükse, kreşler var mı ya da buradan ona bakacak bir kisi gidebilecek mi? Eşiniz de akademisyense, o da sizinle aynı yerde sabbatical izni almaktan faydalanabilecek mi? Herkesin durumuna göre kısıtlar tabii ki farklı olur. Biz İlker’le sabbatical’a giderken, aklımızdaki en büyük soru işareti çocuklarla ilgili olanlardı. Hatta, çocuklar çok küçük olduğundan, sık sık doktora gitmek gerekir diye ben İngilizce konuşulmayan her yeri listeden sildim.

Bir başka dikkat edilebilecek şey, gittiğiniz yerin sizin gibi ziyaretçi araştırmacılara ne kadar alışık olduğu. Bu şundan önemli: Gittiğiniz zaman birçok işlemle uğraşmanız gerekiyor. Kütüphane kartından, park yeri iznine sizi bekleyen işler var. Bazı okullarda, bu işler ziyaretçiler düşünülerek hazırlanmış. Örneğin, bizim Amerika’da gittiğimiz okul bu şekildeydi. Gider gitmez aldığımız bir ziyaretçi araştırmacı kartı sayesinde, birçok işimizi halledebildik. Fakat, İspanya’da sabbaticala gitmiş bir arkadaşımdan bunların çok vakit aldığını ve aylarca üniversitedeki birçok hizmetten yaralanamadığını duymuştum.

Aklınıza yatan yerler listesi biraz daraldığı zaman, oralardaki tanıdıklara yazıp süreci sormaya başlayabilirsiniz. Birçok okul, sabbatical için gelecek kişilere sıcak bakıyor. Gitmek istediğiniz bölümde bir tanıdık, ben bu kişiyle çalışmak isterim derse, durum daha da kolaylaşıyor. Sonuçta karşı tarafa bir yükünüz yok. Size verecekleri en fazla bir ofis. Fakat, eğer kullanmak istediğiniz kaynaklar daha fazlaysa (laboratuvar vs.) karşı taraf daha seçici olabilir. Tanıdığınızla ilk teması yaptıktan sonra, ilgili bölümün başkanına yazarak, kim olduğunuzu, neden gelmek istediğinizi yazmanızla süreç ilerliyor. İşler olumlu giderse, üniversiteden bir davet mektubu geliyor.

Yer konusu netleştikren sonra, iki koldan ilerlemek gerek. Birinci kol, bölüm, fakülte vs. gibi üniversite içi bürokrasiyi  başlatmak. Bunun için okulda işlerin nasıl işlerin nasıl ilerlediğini öğrenmek faydalı. Mesela, ODTÜ’deki süreç şu şekildeymiş. İkinci kol, hemen vize almak, ev bakmak, gerekliyse çocukların okul işlerini halletmek vb. işlerle uğraşmaya başlamak. Bir yandan ordaki planları yaparken, bir yandan buradaki evi organize etmek, kiraya verilecekse kiracı bulmak gibi işlerle uğraşmak gerekiyor. Bizim ev bulma sürecinde kullandığımız site sabbaticalhomes.com. Akademisyenlerin sabbatical iznine giderken evlerini kiraya verdikleri bir site. Evler genelde mobilyalı oluyor. Bizim de bulduğumuz ev böyleydi. Çocuklu akademisyenler olduğu için, evde hem bol bol oyuncak vardı, hem de yazıcı, Internet bağlantısı vs. çalışır durumdaydı. Eve gidip yerleşmemiz oldukça az zaman aldı.

Para İşleri

Sabbatical izni normal şartlar altında ücretli izin. Yani maaşınız yatmaya devam ediyor. Fakat, bazı vakıf üniversitelerinde ek kurallar olabiliyor; altı aya kadar tam maaş, daha uzun izinlerde %70 gibi. Önce buna dikkat etmek lazım. Fakat, her durumda burda aldığınız maaş, sizin başka bir ülkeye gitmeniz ve orada yaşamanız için yetmiyor. Bunun için ek para bulmaya çalışmakta fayda var. Benim bildiğim üç kaynak var:

  • TÜBİTAK 2219 Doktora sonrası bursu: Belirtilen zamanlarda, bir araştırma önerisi ve davet mektubuyla başvurabiliyorsunuz. Kabul edilirse, uçak biletinizi ödüyorlar ve örneğin ABD için her ay 2500 Dolar veriyorlar.

  • Marie Sklodowska-Curie Aksiyonları: Burada Avrupa’dan dışarı gidenlere verilen bir burs var. Gideceğiniz yerdeki yaşam, seyahat ve araştırma harcamalarına destek oluyor.

  • Gideceğiniz okul: Özellikle ABD’ye gidiyorsanız, gittiğiniz okulda ücret karşılığı ders verebilirsiniz. Bunu önceden gideceğiniz üniversitedekiler ile konuşabilirsiniz. Bazen orada bu seçenek çıkabiliyor.

Peki değer mi?

_DSC1272_NEF_embedded

Rochester 2012

Şimdi eminim aklınızdan bu geçiyor. Bu kadar işi yapıp, toparlanıp, bilmediğim bir yere

gidip bir seneliğine hayat kurmaya değer mi? İnanın değer. Bir kere işleri yapmaya başlayınca, insana inanılmaz bir enerji geliyor ve herşey halloluyor. Sabbatical’a gitmek ise çok faydalı oluyor; hem size, hem aileye. Biz sabbaticaldayken, yeni konularda çalıştık, çok enteresan konuşmalar dinledik, bol bol yazdık, çok gezdik, çocuklarımız kendi dilleri gibi İngilizce öğrendi. Döndükten sonra, hala hep anlattığımız güzel anılar oldu.

Onu bırakın, insan geri dönünce, hem bölüm toplantılarına, hem de yakınan öğrencilere çok daha kolay tahammül ediyor.

 

Gör, duy, konuş

Cinsel taciz var.
Cinsel taciz gerçek.
Cinsel taciz yaygın.

Keşke daha çarpıcı yazabilsem.

“Kadınlar aynı alanda erkeklere göre kendilerini daha güvensiz hissediyorlar.”

Bu cümleyi okuduktan sonra “Eh herhalde yani,” diyerek gözlerinizi devirdiniz mi? Tekrar tekrar okuyun. Cümlenin korkunçluğu insanı yavaş yavaş sarıp boğuyor.

Konuşmuyoruz. Oysa çok konuşmamız gerek. Daha çok. En çok da üniversitede.

Kampüs bir mikro toplum. Öğrenciler, hocalar, asistanlar ve idari personel. Her gruptan insanın hayatları tek bir alanda kesişiyor. Bu dar alanda toplumsal cinsiyet, farklı cinsel yönelimler, tabular, çevre baskısı, cinsiyetçilik -ve maalesef şiddet- bir arada. Hele taraflar arasında güç farkı devreye girince işin rengi iyice değişiyor. Üniversitelerdeki hiyerarşik yapı da malum. Öğrenci-hoca, asistan-hoca ya da öğrenci-asistan ilişkilerini düşünün. Mikro toplum mu dedim? Laboratuvar demeliydim belki de…

Bizim üniversitenin, benim de üyesi olduğum, cinsel tacizi önleme komitesi var. Kısa bir süre önce Feride Yıldırım Güneri bize ders vermeye geldi. Kendisi psikolog ve aynı zamanda Mor Çatı gönüllülerinden biri.

O günkü dersten çok şey öğrendim. Notlar aldım. Kesmedi; komitenin bir diğer üyesi Ayşegül Altınay’ın yazdıklarını tırtıkladım. İşte o notların satır başları ve çarpıcı kısımlarıyla bu yazı çıktı. Cümleler benim, ama içeriğin hocası Feride Hanım.

Nedir?

Cinsel taciz genellikle diğer şiddetlerle birlikte geniş bir tablonun parçası. Yani o tabloda fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, sözel şiddet, hepsi var. Fiziksel tacizi ölçmesi bir nebze daha kolay. Darp izlerini görüyoruz; masalar devrilip bağırış çağırış olunca duyuyoruz. Ve maalesef bu ülkede dört kadından biri  fiziksel şiddete maruz kalıyor. Biliyoruz.

Öte yandan cinsel şiddet dışarıdan anlaşılması en en güç olanı. Pek çok durumda gizleniyor çünkü konuşması en zor olan şiddet biçimi. Anlatılanlarsa gerçeğin hafifletilmiş bir hikayesi oluyor çoğu zaman. Mağdurların önemli bir kısmı ya konuşmaya çekiniyor, ya da hatırlamak istemiyorlar. Hatta suçlu hissediyorlar. Tacizcilerin de en önemli silahlarından biri bu zaten; mağduru kirli hissettirmek ve utanç mekanizmasını çalıştırmak. Cinsel taciz vakalarında din, dil, ırk, ekonomik durum hiç farketmiyor. Hatta tacizciler sosyal statüye çok dikkat ediyorlar. Planlı ve bilinçli ilerliyorlar. Mağdurların güvenini kazanmaya çalışıyorlar.

Öncelikle şunu not edelim: Şiddet bir davranış biçimi değil; bir düşünce biçimi. Cinsel tacizde sadece fiziksel temas olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Laf atma, kişisel sınırların ihlali, kıskançlık, aldatma, takip, denetleme, kontrol. Ya son yıllarda süratle artan dijital şiddete ne demeli? Tacizci için uygulaması en kolay şiddet. Mağduru görmüyor, duymuyor. Sadece bir bilgisayarın başına geçip klavyenin tuşlarına basıyor. Cinsiyetçi küfürler, özel mesajlar, intikam pornoları… En fenası da dijital şiddetten kendinizi korumanızın çok güç olması. Yazı orada mı, başka yerde mi? Fotoğraflar gerçekten silindi mi, yoksa bir bilgisayarda saklı mı? Hiç bir zaman tam emin değiliz.

“Dijital dünya takıntılarımızı değiştiriyor,” demiş Feride Hanım. Ben de defalarca altını çizmişim.

Kampüs

Kampüslerde taciz ise tahmin ettiğimizden daha fazla. Çoğu kayda bile geçmiyor. Unutmayın; mağdurlar hali hazırda tonla önyargının altında eziliyorlar. Örneğin flört, halen daha pek çok aile tarafından desteklenmiyor. Bu durum suçluluk duygusu ile birleşince maruz kalınan tacizin şiddeti artıyor. Yalnızlık katlanıyor. Ve tabii mağdurlar başlarına gelecekleri düşünerek endişeleniyorlar. Etrafım ne der?  Duyulur mu? Okulumu etkiler mi?

Onun için beyanı esas alarak konuşmak çok önemli. Öncelik mağdurun uğradığı şiddetin ivedilikle durdurulmasında. Kendisini bedenen ve ruhen güvende hissetmeli. Yalnız olmadığını, konuşulanların mutlaka gizli kalacağına ve yargılanmayacağına inanmalı.

Tüm bunların garanti edileceği komisyonlar, komiteler kurmak hepimizin sorumluluğu. Bazı üniversitelerin hali hazırda cinsel tacizi önleme komiteleri var. Onların yönergelerini inceleyebilirsiniz. Bu konuyu benden daha iyi bilenler Ankara Üniversitesi’ni özellike söylediler. Boğaziçi Üniversitesi komisyon kurmanın bir adım ötesine geçmiş. Tam zamanlı bir çalışanları var.

Varsa bir komite üniversitenizde ne ala. Girin bu komitelerde görev alın. Görün,duyun, konuşun. Unutmayın; sizin duruşunuz sadece çevrenize değil, en çok da mağdurlara cesaret verecektir. Üstelik sadece kampüstekilere değil, bütün ülkedekilere.